29 Kasım 2011 Salı

Sevgili Ben 2


Pişt 2 yaşına gelmişsin... Ne ara büyüdün lan?

Kime diyoruuum. Çıkar o kulaklığı. Zaten isyankar olacağın bu yaşından belli.

Yürümeyi çözmüşsün, ama o nasıl bir yürüyüş öyle be? Balerin değilsin sen kızım. Parmaklarını kırarsın öyle. Bir de zıplarken "doiiğng" diye ses çıkarmak zorunda değilsin.

Hayat sana güzel lan...

Bu arada şira himenin kız kardeşiymiş, sevgilisi değilmiş.

Pişt yeni aklıma geldi bak. Komşu çocuğunu kıskanıp, o tepsiyi kapıp koşma lan! Koşma! Dudağındaki yara izi ömür boyu geçmeyecek.

27 Kasım 2011 Pazar

Sevgili Ben 1


Sevgili 1 yaşındaki ben...

Bebeksin lan sen! Bebek... O üstün zekalı gibi tripler, hareketler nedir? Hayvan taklidiymiş... Git bi insan taklidi yap önce. Sonra gayet sıradan olduğun anlaşılınca hayal kırıklığı olacak. Şimdiden alıştır bence anne babayı. Arada sırada ağla. Tamam biliyorum, ağlamak saçma bir eylem. Üstelik büyüyünce bunu çok yaparsan kırışıklıkların erken oluşur. Ama şimdi ağla lan, büyüyünce ağlayacağına. Böylece arada naz yapmış olursun hem. Yoksa yüz üstü yatmayı sevmediğin için günlük 5 dakika, ciğerlerin gelişsin diye, o şekilde yatırıp ağlatacaklar seni zaten. Gerçi en iyi şiddet şekli budur sanırım. Faydalı bir şiddet.

Ayrıca o sakallı adama da söyle ya sakallarını kessin, ya da bıraksın seni sevmeyi. yüzün tahriş oldu be!

8 Kasım 2011 Salı

Aimee Mann - One

Akşama kadar sınırsızca dinlenebilecek bir şarkı.

One is the loneliest number
That you'll ever do
Two can be as bad as one
It's the loneliest number since the number one

No is the saddest experience
You'll ever know
Yes, it's the saddest experience
You'll ever know
Because one is the loneliest number
That'll you'll ever do
One is the loneliest number
That you'll ever know

It's just no good anymore
Since you went away
Now I spend my time
Just making rhymes
Of Yesterday

Because one is the loneliest number
That you'll ever do
One is the loneliest number
That you'll ever know

One is the loneliest number
One is the loneliest number
One is the loneliest number
That you'll ever do
One is the loneliest number
Much much worse than two
One is a number divided by two

6 Kasım 2011 Pazar

Can Bonomo - Şaşkın


nasıl güzel bir şarkısın sen böyle ya...
nasıl tatlı-sempatik bir insansın ayrıca sen sevgili can bonomo.

Nereye uçarım ben bilinmez
Beni vurdular beni vurdular
Düştüm dünyaya yeniden
Beni buldular beni buldular

Kimi sevdin sen yine söyleme
Sana sordular sana sordular
Aklın kaçmış yine yerinden
Yine ordalar yine

Ama sen durma böyle
Yine ağla da anlat kendini
Kaçma böyle
Senin aklını almışlar
Sana kalmam ben de
Bana yollar yollar bulmuşlar
Yan yan sen de
Yine de dert yine de zor olanı yapalım

Sen nerdeydin
Sana kim sordu hayatının aşkını
Sen kimleydin
Bana kim buldu senin gibi şaşkını

Sana gidiyor sana önümde
Yolu bilmeden izi bulmadan
Beni buldun mu sen içinde
Aman kaybetme sesi duymadan

Benim ol yine başka biçimde
Kendin olmadan ona varmadan
Sen bensin başka biçimde
Zor olanı al kolaya kaçma

Sen hiç sıkılma hem çalar hem söylerim
Yangından kaçma, bir parlar da sönerim
Sen hiç unutma rüyalarında senleyim
Cevap arama sorunun içindeyim

28 Ekim 2011 Cuma

Sam Brown - Stop


 all that i have is all that you've given me
did you never worry that i'd come to depend on you
i gave you all the love i had in me
now i find you've lied and i can't believe it's true

oh you'd better stop before you tear me all apart
you'd better stop before you go and break my heart
ooh you'd better stop

time after time i've tried to walk away
but it's not that easy when your soul is torn in two
so i just resign myself to it every day
now all i can do is to leave it up to you

oh you'd better stop before you tear me all apart
you'd better stop before you go and break my heart
ooh you'd better stop

stop if love me (you will remember)
now's the time to be sorry (that day forever)
i won't believe that you'd walk out on me

oh you'd better stop before you tear me all apart
you'd better stop before you go and break my heart
ooh you'd better stop 
 
Keşke her şarkı böyle yıllarca dinlenebilecek güzellikte ve özellikte olsa...

11 Ekim 2011 Salı

Sia - Soon we'll be found


Come along it is the break of day
Gel buraya günün molası artık
Surely now, you'll have some things to say
Kesin şimdi söyeleyecek birşeylerin olacak
It's not the time for telling tales on me
Bana masallar anlatmanın sırası değil

So come along, it wont be long
E hadi gel buraya uzun sürmeyecek
'Til we return happy
Biz mutlu olana kadar
Shut your eyes, there are no lies
Kapa gözlerini, yalanlar yok
In this world we call sleep
Bu dünyada uyuyabiliriz biz
Let's desert this day of hurt
Bu acı günü bırakıp gidelim
Tomorrow we'll be free
Yarın özgür olacağız

Let's not fight I'm tired can't we just sleep tonight
Kavga etmeyelim yoruldum bu gece uyuyamaz mıyız
Turn away it's just there's nothing left here to say
Vazgeç artık söylenecke birşey kalmadı ki
Turn around I know we're lost but soon we'll be found
Dön buraya biliyorum kayıbız ama yakında bulunacağız

Well it's been rough but we'll be just fine
Zor bu ama iyi olacağız
We'll work it out yeah we'll survive
Çalışacağız üstünde evet hayatta kalacağız
You musn't let a few bad times dictate
Birkaç kötü anın sana emretmesine izin vermemelisin

So come along, it wont be long
E hadi gel buraya uzun sürmeyecek
'Til we return happy
Biz mutlu olana kadar
Shut your eyes, there are no lies
Kapa gözlerini, yalanlar yok
In this world we call sleep
Bu dünyada uyuyabiliriz biz
Let's desert this day of hurt
Bu acı günü bırakıp gidelim
Tomorrow we'll be free
Yarın özgür olacağız

Let's not fight I'm tired can't we just sleep tonight
Kavga etmeyelim yoruldum bu gece uyuyamaz mıyız
Turn away it's just there's nothing left here to say
Vazgeç artık söylenecke birşey kalmadı ki
Turn around I know we're lost but soon we'll be found
Dön buraya biliyorum kayıbız ama yakında bulunacağız

9 Ekim 2011 Pazar

Yağmur


İzmir'de yağmur var...  Ankara'da yağdı, yağacak. Bu bulutlarda sadece damlalar mı yüklü, yoksa duygular da var mı yanında? Söylendiği gibi Balkanlardan mı geliyor? Ben mi yaratıyorum?

korkmuyorum artık senden gece
korkmuyorum hiç karanlık
üzerime gel istersen
sar beni ben kaçıp gitmem
korkmuyorum artık senden yalnızlık
korkmuyorum hiç korkmuyorum.
yüreğime vur vur istersen
kalmadı hiç kaçıp gitmem.

sokaklarda yanımda dolaşan yağmur
geceleri baş ucumda duran yağmur
avucumda ellerin yerine yağmur
vur yüzüme vur yüzüme
saçlarımda nefesin yerine yağmur
dudağımda dudağın yerine yağmur
gökyüzden çaresizliğimi yağmur
vur yüzüme hadi vur yüzüme

korkmuyorum artık senden gece
korkmuyorum hiç karanlık
üzerime gel istersen
sar beni ben kaçıp gitmem
korkmuyorum artık senden yalnızlık
korkmuyorum hiç korkmuyorum
yüreğime vur vur istersen
kalmadı hiç kaçıp gitmem

sokaklarda yanımda dolaşan yağmur
geceleri baş ucumda duran yağmur
avucumda ellerin yerine yağmur
vur yüzüme vur yüzüme
saçlarımda nefesin yerine yağmur
dudağımda dudağın yerine yağmur
gökyüzden çaresizliğimi yağmur
vur yüzüme hadi vur yüzüme

7 Ekim 2011 Cuma

Kestik...






İnsan arada mola vermek, sonra devam etmek istiyor ya hani. Devam sürecine ufak ufak geçiş yapıyorum şu anda. Kalp ritmim hızlanıyor... Arada saçmalıyorum. Ama mutluyum.

Yüzümdeki şu şapşal gülümseme geçmeyecek diye korkuyorum bir tek.

Sen ne güzel bir şeysin öyle... Kedi canını senin...

Şimdi film devam sürecinde.

4 Ekim 2011 Salı

Sen değil çocuğum o kepçe.



Sen kalk koskoca ikea, böyle saçma bir saniyelik bir hata yap.

Resmen şöyle olmuş;
-Kestik... Şimdi çocuğun eline bi kepçe verin.
+Kepçe nerede?
-Ya şu arkadakilerden alın. başka bir şey asın oraya. Kimse anlamaz nasıl olsa.

Bari etiketli bir ürün koysaydınız da anlamamız zor olsaydı.

Topuklu Ayakkabı





Son yıllarda iyiden iyiye gelişme gösteriyor bu sektör.
Böyle renk renk olanı mı dersin...

Hayatında hiç topuklu giymemiş olanlar için daha uygun olan platformlu, mantar topuklular mı...

Pek de şirinler özellikle. Hele ki reklamlarda izledikçe "Hepsi benim olmalııığğğğ" diye kendinden geçiyor insan.

Nasıl cıvıl cıvıl renklerdir onlar öyle.
Her kıyafete uygun bir tane alsam diye içinden geçirmeden edemiyor insan.



30 Eylül 2011 Cuma

Tanrı Hapşırdı






Hani "Tanrı insana ruh üfledi" diyorlar ya.

Bazılarını yaratırken hapşırmış olmalı diye düşünüyorum. 
Bu kadar da üretim hatası olunmaz ki...

27 Eylül 2011 Salı

Anlamsız 6


kar diz boyunu aşmıştı benim için. yürümekte zorlanıyordum. soğuk sayesinde tüm acılarım dinmişti. ne başımın ağrısı, ne de kırılan burnumun sızısı kalmıştı geriye. kara damlayan kan olmasa kanamayı bile unutabilirdim belki de...

tren yolculuğu korkunç geçmişti. insanların tuhaf bakışlarından kaçınmak için verdiğim mücadelede artık fazlasıyla yorulmuştum. insan ismindekiler onlardı. peki görünüşümden dolayı yanıma oturmayanlar? onlar da mı insandı? beni görünce çocuğunu kapıp kaçanlar? onlar kimdi?

önceleri o insanların bakışlarını normal karşılıyordum. sonra ise görmezlikten gelmeye başladım. şimdi bir iğne gibi batıyor her bakış. sanki bir hayvanmışım gibi davranmaları acıtıyor artık. kaslarım eski gücünü yitirdi. eskisi gibi değilim. göründüğüm gibi hiç değilim. hoş ya, artık nasıl görünüyorum kim bilir, onu bile bilmiyorum. aynalara küseli çok fazla zaman oldu. ellerimin inceldiğini görebiliyorum ama. ellerim "fazla zayıfladın" diyorlar bana.

karlara yığıldım o an. sağ omzumun üstüne vermeye çalıştım ağırlığımı. sol kolum pek iyi durumda sayılmazdı. nasıl olmuştu hatırlamıyordum bile. sadece uzun süredir kullanamıyordum. o an sırt üstü dönebildim. dipsiz bir çölde gibiydim. aç, susuz, kurak topraklardaydım o an. güneşin kavuruculuğundan yakınabilirdim hatta. bu yüzden, yüzüme düşen kristallerin farkına varmam biraz zaman aldı. ayağa kalkmam gerektiğini hatırladım. üstümden siyah bir kuşun geçişini gördüm. o an yalnızlığım birkaç saniyeliğine dahi olsa dindi. üstümdeki ağır kan kokusu geldi yeniden burnuma. kalkmak için bir bahaneydi işte bana. kendi kokumdan kaçış...

aslında ben dahi kendimden kaçarken insanların davranışlarını yadırgamamalıydım sanırım. kendimden sonsuz bir kurtuluş için olan son adımlardı bunlar belki de... kendi görüntümden tiksinmek zorunda kalmayacaktım bir daha. şimdi adımlar biraz daha yavaştı. koşabilmek isterdim halbuki. çocukken annelerinin onlarla oynamama izin vermediği o neşeli çocuklar gibi koşabilmek isterdim ben de hep.

ufukta hayalini kurduğum o boşluğu görebilmiştim şimdi. karanlık bir uçurum vardı. rüyalarım gerçek olacaktı. kimbilir, belki tanrıya yeniden inanabilirim diye düşündüm. ben insan olarak görülmüyordum bile, kendine insan diyenler "tanrıya dua et." diyordu bana. onların tanrısına inanamazdım. ben yok oluyordum, imalat hatası gibi görülüyordum. hangi tanrı bu? boşluğa git gide yaklaştım... soyunmaya başladım. kıyafetleri çıkardığım yere bırakıyordum. şimdi düşüş zamanıydı. off... ben yüksekten korkarım halbuki. kalbimin sesini duyabiliyordum. amadeus duysa bu sesin yanına üflemelileri de ekleyip bir senfoni çıkarır mıydı acaba benim için?

bakabilecek gibi değildim. boşluk da kendi yüzüm gibiydi benim için. korkunç... sırtımı döndüm boşluğa... sonra kendi kollarıma atladım. uçmak... tanrıya en fazla yaklaştığım andı.

Reflü


Anam anam... Reflü ne iğrenç bir şeydir yauw...

Ahanda böyle resimdeki hatun kişisi gibi tipi kayıyor insanın. Hayattan soğuyor. İştahsızlık mı dersin, ağız kokusu mu, uyutmaması mı, boğazdaki yanma mı...

Hele bir de mide kanamsı olayına vardıysa artık, aniden gelen yoğun kan kokusu kadar kişinin kendinden tiksineceği daha ne vardır bilmiyorum. Bir de onu yeme, bunu yeme olayları var. Uyuz oluyor insan. Ağrı kesici bile yasak olur mu arkadaşım?

Bir ara ciddi ciddi bırakayım dedim. Ne kadar daha kötüye gidebilir ki? Düzensiz besleneyim yeniden. Ben de her sabah sucuklu yumurta yiyebileyim mesela. Anam mide kanserine kadar gidiyormuş. sonra da hop! Sörpraayyzzz... 2 ayın kaldı. 2 ayda dünyayı ne kadar dolaşabilirsin ki? Dedim yok daha gideceğim ülkeler var. Eyfel kulesinin önünde çekip de feysbuka ekleyeceğim fotolar var. @bilmemnere yazacağım yerler var. Olmaz haliyle.

İnsanı yaşlılar gibi ilaç bağımlısı yapıyor bu hastalık azizim.

Bir de üstün zekalı dotorlarımız var. "Stres olmayacaksın" diyorlar. Yapma yaa... Bak benim aklıma gelmedi bu hiç. Sigara ya bu, stresi bıraktım deyince bırakılıyor. Ulan onu gidip de stres yaratan adamlara anlatacaksın işte.

Yani demem o ki şekerim, "Sen sen ol, stres olma."

25 Eylül 2011 Pazar

Bana Ne Yaptın?


bugün günlerden hiç.
benim adım yok.
kanatlanıyor içimden binlerce siyah kelebek.
savruluyor rüzgarda yaprak gibi,
kalbim,
uzaklarda bir yerde.
kalbim,
kayıp.
sessiz, yorgun, ağır, gözkapaklarım kapanıyor yine,
yine,
karanlığa dokunabiliyor sanki ellerim.
yıkık, dökük, bu şehrin duvarları birer birer üstüme yıkılıyor yine,
sadece sesler duyuyorum.
yine,
ayak sesleri uzaklardan.
kuş sürüleri terk ederken bu şehri, ardında yoksul ve kimsesiz çocuk gibi bırakıyor yine,
susuyorum.
yine,
sessizlik keskin.
ve sonbahar sinsice yaklaşarak peşinde köpek gibi bir yalnızlığı üstüme sürüklüyor yine,
bekliyorum.
yine,
beklemek keskin.
sözler hep yalan! yeminleri unut!
bir veda bir sebepsiz tokat gibi çarpıyor yine,
burdan gitmem gerek.
yüzüme,
şarkılar yalan! duyduklarını unut!
bir hikaye rüzgarın ellerinde savruluyor yine,
herşeyi unutmam gerek.
yine!
kestim! akıttım! damarlarımdaki kanımda akan o kirli siyah yalanları!
acımıyor bileklerim.
olmadı!
acımıyor hiç!
sildim! çıkardım! yüzümden kazıdım yüzüme çizdiğin o siyah derin yazıları!
acımıyor ellerim, avuçlarım.
olmadı!
acıtmıyor hiçbir şey.
kustum! tükürdüm içimde senden kalan o keskin o acıtan hatıraları!
acımıyor tenim ve acımıyor.
olmadı!
dokunduğun yerler.
söktün!
defalarca diktim o küçük ellerinle açtığın ve sızlayan bütün yaralarımı!
acımıyor artık kalbim.
olmadı!
kalbim.
bana ne yaptın,
ne yaptın,
ne yaptın,
ne yaptın çocuk!
sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ellerimin izlerini.
bana ne yaptın,
ne yaptın,
ne yaptın,
ne yaptın çocuk!
sadece sessizce durup öylece izlemek istedim bir meleğin ellerindeki kalbimi.
niye yaptın,
niye yaptın,
niye yaptın ah, çocuk!
sadece öylece durup sessizce izlemeyi istedim, sadece bir meleği sevmeyi.
göremiyorum, duyamıyorum artık dokunamıyorum çocuk!
hep bir şey eksik gibi ve hep bir şey yarım ve hep bir şey yok artık sanki.
anlatamıyorum anlatamıyorum artık ağlayamıyorum çocuk!
ne bir ışık var, ne de bir şarkı artık sokaklarında bu kaybetmiş şehrin.
inanmıyorum inanmıyorum artık inanamıyorum çocuk!
ne bir isim var duvarlarında, ne de okunabilen bir cümle.
bilmiyorum bilmiyorum artık sevemiyorum çocuk!
sadece sessizce durdum ve öylece izledim bir meleğin ellerindeki ölümümü.
ne yağmur ne kar ne yüzüme vuran rüzgar, canımı yakan acıtan sonbahar daha dinmedi çocuk!
öyle beyaz ve öyle..
seni silmedi çocuk!
öyle maviydi ki.
alev alev yanan kirpiklerinden saçılan kıvılcımlarınla başlayan
bu yangın daha sönmedi çocuk!
öyle güzeldi ki ve öyle,
sönemedi çocuk!
öyle masum ama.
bu viran şehirde, bu viran hikaye henüz bitmedi! bitmedi bitmedi bitmedi çocuk!
öyle yanlış öyle,
bitemedi çocuk!
öyle yanlış ki ve öyle..
bu aciz şarkılar, bu aciz dualar seni geri getirmedi getirmedi getirmedi çocuk!
ve öyle çocuk.
dönmedin çocuk!
kalbim.
bana ne yaptın,
ne yaptın,
ne yaptın,
ne yaptın çocuk!
tüm maviler kirli şimdi ve tüm beyazlar utanç içinde ve sadece uyumak,
bunu niye yaptın,
niye yaptın,
niye yaptın,
niye yaptın çocuk.
uyumak istiyorum.

24 Eylül 2011 Cumartesi

Anlamsız 5




Kanatları gün geçtikçe grileşmeye başlamıştı. Bunu ona nasıl söyleyeceğim ki…

            ***

Sevgisizlik içine ekilen tohumlar gibiydi. Büyüyüp ekinlerini vermeye başlamıştı. Elimde değildi, yapamıyordum. Yanlış olduğumun farkındaydım, ama dönüş yolu kapalıydı artık. O yolda depremler olmuştu, kayalar dökülmüştü o yola. Tek başına dönmesi imkansızdı. Keşke… Keşke… Aklımda en fazla takılı kalan kelime bu olmuştu. Onun beni değiştirebileceğini, düzelteceğini düşündüm. Yanılmıştım. Onu da yanıltmıştım. Offf… Tüm suç benimdi işte. Ben olmasaydım, hayatı böyle korkunç bir yola girmezdi. Bu siyah kayalıklar içinde onun işi ne?

Dönemezdi tek başına. Asla başaramazdı. Artık uçamazdı ki… Kanatları eskimişti. Yanında olmalı, dönmesine yardım etmeliydim. Ah benim küçük beyaz zambağım… Nasıl bir akılla getirdim seni buralara. Keşke çıkmasaydım karşına. Keşke… Yine bu kelime.

Onu ilk tanıdığım gün geldi aklıma. Uzun süredir gülümsememiştim. Onu görünce yüzüme yerleşen şapşal sırıtma ise uzun süre geçmedi. Neden gülümsüyordum bilmiyorum ki… Konuşmuyordum ama devamlı gülümsüyordum. İçim kıpır kıpırdı. Herkes neden gülümsediğimi soruyordu. Avuç içlerim yukarıda kalacak şekilde omuzlarımın yanlarına getiriyordum ellerimi. Bilmiyordum… Aşk mıydı bu? Hayranlık? Mutluluk? Delilik? Neydi bu?

Bir gece yanıma gelip usulca kulağıma fısıldadı. Usulca içine çekti beni, sessiz sakin girdi gönlüme o gece. Yeşil elma gibi kokuyordu teni. Kanatlarını açtı, kocaman beyaz kanatlarını. Uzun ve düz sarı saçları ile beyaz bir zambak gibiydi aynı. Aynı anda hem narin, hem de güçlü görünmeyi nasıl başarıyordu anlamıyordum.

O gece yola çıktık işte. Öyle muazzam bir görüntüsü vardı ki tarif edilmesi imkansızdı. Asla ulaşamayacağımı sandığım mutluluğa uçuyorduk beraber. Konuşmuyordum hala, ama o bir sürü şey anlatıyordu. Susmuyordu hiç. Susmasın istiyordum. O susunca sessizlik gelir, yine eski yalnızlığıma dönerim diye korkuyordum.

Haftalardır tüm hayatını anlatmıştı bana. Asırlar süren yaşamındaki ince çizgileri görebiliyordum. Hani yüzünde minicik bir çizik olur da en uzağındaki insan ilk fark eden olur ya, ne hissedeceğini bilemezsin. En yakının olur o an senin. İşte öyleydi benim için. Kimsenin fark etmediği ruhumdaki çizgileri fark ediyordu. Üstelik ben konuşamıyordum bile.

Bugün sustu işte… Bugün sustu. O susunca yürüdüğümüz yollar sustu, ağaçlar sustu, şelaleler sustu. Hiçbir şey konuşmuyor artık. Ben duymuyorum artık. O günkü o beyaz kanatlarından eser kalmadı. Yıprandı, yoruldu o. Göremedim ben. Şimdi ise dönmek istiyor. Başlangıca uzanmak ve kendini vazgeçirmek istiyor.

Bana umut veriyordu devamlı. Devamlı, konuşabileceğime inanıyordu. Bir gün cebindeki bütün umutları benim için harcadığını fark etti. Yığıldı o anda yere… O gün  fark ettim işte, kanatları gün geçtikçe grileşmeye başlamıştı. Bunu ona nasıl söyleyeceğim ki…

Artık geri gidiyorduk… Arkamızda olan patlamaları bildiğimiz halde deneyecektik şansımızı. Ahh benim beyaz zambağım sana bir kelime söyleyebilmek için nelerimi vermezdim bir bilsen… Uğruna yazdığım yüzlerce sayfayı okuyabilmek, gözlerine bakarak söyleyebilmek için neleri feda etmezdim.

Gün geçtikçe hava daha erken kararmaya başladı önce. Sonra geceleri daha soğuk olmaya başladı. Yeşil yaprakları göremiyordum. Asil sonbahar sarısı bile yoktu etrafta. Zambağım ölüyordu gözümün önünde. Onun mutluluğa, gülümsemeye ihtiyacı vardı. Bense hastalıklıydım. Konuşamıyordum. Artık ona dokunamıyordum da. Dokunduğumda parçalanıp toz olacakmış gibi geliyordu.

Bir keman sesi geliyordu şimdi uzaklardan. Ağlıyordu keman. Öyle hüzünlüydü ki şarkı, zambağımın göz yaşlarını göremedim bile. Önümüzde üstü ince bir tabaka halinde donmuş bir göl vardı. Ortasında sarılı kırmızılı yapraklar dans ediyordu. Gülümsemeliydi şimdi. Müzik vardı. Renkler vardı. Dans vardı. Gülümsedim… Gözlerimi kapattım ve o an dudaklarımdan kelimelerin çıkışı için hazır hissettim kendimi. “Zambak”

Dudaklarımdan çıkan kelimelerin ardından bir çıtırdı duydum. Meleğim buzun üstündeydi. Yapraklara doğru yürüyordu. Gitme diyemedim. Yeniden tutuldu dilim.

***

Çıtırdı büyüdü… Büyüdü… Yapraklarla birlikte suya düşüşümü hissettim. Göl kenarında bekliyordu beni. Dudakları hareket ediyordu, ama sesini duyamıyordum. Keman yerini mutsuz bir piyanoya bırakmıştı şimdi.

16 Eylül 2011 Cuma

Fallulah


Şarkılarının çoğunluğu çok güzel, rahatlatıcı, huzur verici ve keyifli. Bu da en sevdiklerimden biri.

Çok şirin ve dinlenesi.

15 Eylül 2011 Perşembe

Zen İztiyor Duj?


Yok efendim grameri ingilizce gibi değilmiş. Topu 3-4 zaman varmış. Perfect tense yokmuş. cartmış, curtmuş...

Ağzınızı yüzünüzü dağıtırım valla.
İngilizceyi de zamanlarını da öpüp başıma koyarım burada. Sayı bile değişir mi lan? Değişiyor harbiden. İleri düzeye taşıyayım dedim, ancak nasıl bir şeydir bu? Sıfatıydı, cinsleriydi, zamanlarıydı derken kafam allak bullak oldu.

En son şu sonuca vardım ki; Rusça tamamen istisnalar üstüne kurulu bir dil. Hani istisnalar varmış cidden. Sonra başkaları da dili öğrenmek isteyince zorluk oluyor diye, bir iki tane kural atmışlar ortaya. Kurala uyandan çok istisna var neredeyse.

Ama konuşması, dinlemesi de bir o kadar keyifli.
Ben benimki sadece dudak tiryakiliği sanıyordum. Değilmiş. Kulak tiryakisi olmuşum bir yandan da.
Bu kadar sempatik bir dil olmasa hayatta zorlamam kendimi. Ama şunların tatlılığına bi bak ya...
http://www.youtube.com/watch?v=wQhHGD3YlR8

11 Eylül 2011 Pazar

İğrençsiniz İpneler


10 Eylül 2011 Cumartesi

Toz


Bir varmış, bir yokmuş...

Gökyüzü yaralanmış ve ikiye ayrılmış...

Her şey toz olup uçmuş gitmiş...

23 Ağustos 2011 Salı

Anlamsız 4







Gözlerim görmek istediklerini görüyordu. Hepsi hayaldi aslında. Tek gecede binlerce defa aynı hayalle uyandım. Şimdi ise her şey dağınık. Tüm düşüncelerim etrafa saçılmış. Bir kısmını mutfaktan, bir kısmını yaşam odasından, az bir bölümünü kütüphaneden, çoğunluğunu ise yatak odamdan topluyordum. Devamlı her yerde hayalini görmek beni yormaya başlamıştı. Çocuksu, arzulu, kızgın, heyecanlı tüm hallerin etrafa saçılmıştı. Her yerden sesin yükseliyor, aniden gözlerimin önünden geçiyordun. Bu sefer durdun…

            Ah aşk, bilmez miydin sana ulaşmak için yaptıklarımı… Tüm notalardan sana ulaşma isteğimi. Müziksiz bir hayat hayal edemezdin ki sen. Aynı benim sensiz bir hayat hayal edemeyeceğim gibi. Bazen bir piyanonun tuşlarında, bazen bir kemanın yaylarındaydım ben. Senin olduğun her yerde var olmak, nefesini hissetmek, usul usul nefesini içime çekmek için hüzünlü bir neydim şimdi. Oradaki varlığımı bilsen yine de çalar mıydın? Eskizlerin arasındaki kayıp şekillerdim. Su bardaklı kızın gözleriydim. Havadaki asılı kalmış, yanlış notalardım.

            Sen ise, geceme ışık katan ay ışığı. Bilirsin şehirden uzak yaşarım. Karanlık yerlerde boğulurum ben. Sen bana gülümseme katan ateşböceklerisin. Yaşamam için nedenim, ölümsüzlük suyumsun. Her gün bir damla alırım senden. Yoksa nasıl görür bu gözler seni… Nasıl işitir sözlerini… Ne olur biraz daha ak ruhuma. Biraz daha doyayım sana. Ben yetinmem bilirsin. Daha fazlasını isterim. Daha fazla çağla ruhuma yaşam nedenim.

            Bilirim, sen de benimle yok olacaksın. Nasıl ki sen beni besleyensen, ben de senin varlık nedeninim. Seni ben yaratmışım ya, öyle diyorlar. Ben kendi kendime konuşmayı bile sevmem halbuki. Arzu dolu şarap kadehlerimizi düşledikçe yine sarhoş oluyorum. Yine başım dönüyor. Beni asıl sarhoş edenin gökyüzünün derinliğinden gelen gözlerin olduğunun farkına bile varamıyorum. Yeniden sana tutuluyorum. Gölgende kalıyorum. Gölgemde kalıyorsun. Ve aniden yağmur başlıyor. Her damlasında biraz daha eriyorum. Yok oluşumu seyrediyorsun. Sana tutunuyorum. Akıyorsun yeniden hayallerime. Gökyüzü ben oluyorum. Yağmur bulutları ben oluyorum. Yağmur ben oluyorum. Yok olan ben oluyorum. Sen… Gözlerinde boğulduğum… Sen ben oluyorsun.

11 Ağustos 2011 Perşembe

Anlamsız 3

 
Son 2 haftadir bunu yapiyordu. Duzenli olarak gelip bir light bira aliyor. Yarisini içip attiktan sonra bir sigara yakiyor. Her defasinda kaldirimda söndururken etrafa göz atiyor ve yoluna devam ediyor. Acaba daha önce de geçmis miydi buralardan? Kaç defa göremedim onu? Kaç defa daha gelip bir seyler aldi ve ben herhangi bir müsteri gibi davrandim. Simdi ise her defasinda kalp atislarim hizlaniyor, günes dogmaya baslar baslamaz ben büfeye kosuyordum, belki erken gelir diye. Haftalardir geceleri onu dusluyorum. Cogunda ikimiz de çirilçiplak oluyoruz ve goguslerinin arasinda sizip kaliyorum.

Ve simdi yine geliyor. Topuklu ayakkabilarinin çikardigi sese bayiliyorum. Bu sefer en azindan konusmaya çalismak istiyorum. Yorgun... Kimbilir hangi hayvan yordu onu yine? Kimbilir nasil bir yerde uyudu...

-Bir light bira.
+Gunaydin. Nasilsin?
-...
Yüzüme ile bakmadi. Cantasinda sigarasi olup olmadigini kontrol ediyordu. Bense israrla bekledim.
-Bir light bira...
+Peki bakalim hanimefendi. Cevap vermek zorunda degilsiniz. Ayrica bugunluk bizden.
Bu sozun ustune yüzüme bakti. Gozlerinde sadece bosluk vardi. Halbuki hayallerimde hep kahkahalar atiyordu. Parayi birakti ve üstü kalsin dercesine arkasina bile bakmadan gitti.

Ertesi gun gelmesini beklemiyordum. Ama beni sasirtarak daha erken geldi.
-Günaydin.
+Günaydin.
-Her zamankinden.
+Elbette leydim.
Benim gülümsememe eslik etmiyor yine buz gibi bir ifade ile bakiyordu ama kimin umrunda ki... konustu sonunda benimle.

Birkaç gun daha boyle devam etti. ve sonunda "nasilsin" soruma da cevap vermeye baslamisti. Sadece "normal" diyordu. bir ayin sonunda bir gun o da bana sormaya basladi. ustelik sadece "nasilsin" de?ildi.
-Sen nasilsin?
+çok tesekkur ederim. iyiyim.
-Beni düsledigini biliyorum.
+Nasil yani? Seni düslemek mi? Yapma... Ben evliyim.
-Yatak odan çok hareketli degil o zaman.
Utançtan kipkirmizi olmustum. Bu nasil anlatilir ki...
-Hadi ama... Neyin pesindesin o zaman?
+Ben sadece konusmak istemistim. Seni tanimak.
-O zaman yardimci olayim. 14 yasimdan beri calisiyorum. İyi de kazaniyorum. Geçenlerde bir doktorlaydim, benim gibiler için nemfoman diyorlarmis. Cunku sevdigim isi yapiyorum. Ve bazen ekstra promosyonlar oluyor. Seninle bir gece için bir light bira yeter bana. Çok merak ediyorum. Kocana da söyle hatta. Renk katmak adina.
+Kocam böyle bir seyi asla kabul etmez.
-Ben yine de bir sor derim.

2 aydir haftada bir bulusmaya baslamistik. Kocamin kabul edisine en basta bozuldum aslinda. Sanki aldatiliyor gibi hissettim. Sonra ise aldatanin aslinda ben oldugumu dusunmeye basladim. Kocamin gelmeyecegi gunleri özellikle ayarliyor ve sabaha kadar ter icinde kaliyorduk. Doktor hakliydi. O bir nemfoman. Ama onunla kesfettim ki kendi arzumun da bir siniri yok aslinda. Gece gündüz kirmizi bir gezegende dolasmak istiyorum.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Anlamsız 2

-Tek basina yaslandi gitti...
+Bir omru bos bos gecirdi...
*Geride de kendi gibi bir cocuk birakti...

Arkamdan soylenenler sadece bunlardi. Halbuki hepsinden daha verimli bir hayat gecirdim ben. Cok cok cok daha verimli. Evet yalnizdim onlara gore. Ama onlardan daha mutluydum.

Son nefesimin yaklastigini hissediyordum. Elimi tutuyordu ve saclarimi oksuyordu hala. Gogsumdeki ve bogazimdaki sicaklik yayiliyordu. Sesler rahatsizlik veriyordu. Gurultuden kurtulmak ve huzur icinde bu ani yasamayi ne cok isterdim. insanlar son dakikada dahi onlarin inanclarina gore hareket etmemi istiyorlardi. Herkes dua etmemi bekliyordu. Bugune dek 3-4 defa butun kutsal kitaplari okumustum. Dalga gecilen dinleri dahi arastirmistim. Ama hicbirinde kendimi bulamamistim ki. Birakin, kendi tanrimla bas basa kalayim. Birakin, ben kendi tanrima kavusayim. izin verin, tum mucizevi olaylardan bireysel aciklamalar yapayim. Basim donmeye basladi once. Gozlerine baktim. Herkes bagiriyorken, ben bile aglamasini bekliyorken gulumsuyordu. Gulumsedim ve gozlerim agirlasti.

Evden cikarken annem hep panik olurdu. Ama onda bundan eser yoktu. Bu huyunu cok seviyordum. Kapinin yanina ilistirdigi post-it e goz atti. "Anahtar, telefon, cuzdan" sadece bunlar yaziyordu. Evden her cikisinda unutmamis olmak icin goz atar, oyle cikardi. Gerisi onemli degildi. Onun gercekten benim kizim olmasini ne denli cok isterdim.

Uzun suredir ruya gormuyordum. Simdi ise etkisi dehset vericiydi. Ona anlattigimda hic tepki vermedi ve sadece odayi terk etti. Nereden bilebilirdi ki, bugun gerceklesecegini? Belki de sabahki konusmanin etkisiydi. Keske bazi seyleri daha erken yapsaydim...

Kahvalti bitmisti. Bana hala ayni delikanliyi anlatiyordu. "Bu sefer dogru kisi" diyordu. Hevesini yarim biraktigimi farkederek, sozunu kestim.
-Sana anlatmam gereken cok onemli bir sey var. Alistira, alistira soylemeyi isterdim, ama biliyorsun boyle konularda hic iyi degilimdir. Sen benim kizim degilsin. Anneni hic tanimadim. Babani ise kendim kadar tanidigimi saniyordum. Senin gibi bir mucizeyi birakip gidene dek. Baban kardesimdi, ben degil...


Kulaklarim cinlamaya baslamisti. Son cumleden sonrasini duyamadim. Dudaklari hala hareket ediyordu, Benim kulagimda ise tiz bir ses... sadece ses... Beni buyuten, her seyini bana adayan, idolum olan adam... Omrum boyunca bana yalan mi soylemis?

Televizyon izliyordu simdi, ben de onu. Birden bana dondu ve ruyasini anlatmaya basladi heyecanla. Ruyasinda kaza kursununa gidiyormus, ve daha bir suru sey. Sanki hicbir sey yokmus gibi davraniyordu. Sanirim ben de oyle davranmaliydim. Ama beceremedim. Yorum yapmadan odama gectim.

Evden cikmamiz lazimdi. Erken gitmis olacaktik muhtemelen ve uzun sure bekleyecektik. Zamaninda gitsek dahi her zaman bekliyorduk zaten. Discilerin bu yonunden nefret ediyordum. evden cikarken anahtarimi, telefonumu ve cuzdanimi kontrol ettim. Telefonum yoktu. Ama umursamadim.

Kollarimdaydi. ?nanamadim. Sabah anlattiklarini dusundum. Saclarini oksuyordum. "Gitme lutfen... En iyi arkadasim benim". Dusunceler icinde boguluyordum. Elini tuttum. Gozlerime bakiyordu. Her ne olursa olsun onu sevdigimi biliyordu. Sozcuklere gerek kalmayacak kadar yakindik birbirimize. Cevremiz kalabaliklasti. Herkes bir seyler diyordu sanki. Ama ben hicbir sey duymuyordum. Bakislarimda bosluk vardi. Ne yapmaliyim bilmiyordum. Gozlerine baktim, baktim... Gulumsedim. Gulumsedi...

Simdi tanrimiz ile bas basaydi. Bizim yarattigimiz tanri ile. Herkesten, tum bos dusuncelerden tamamen uzak olan tanrimiz ile. Bizim cennetimiz ikimizdik, zevkti, kahkahaydi. Bizim cehennemimiz vicdanimizdi. Simdi onun gibi olmayi ne cok isterdim.

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Öğrenci Filmleri

Bugün çok güzel bir yazı buldum internette. Çok hoşuma gitti paylaşmak istedim. Tamamı alıntıdır;

Kaydırma + Zum
Yani, zum yaparken kamerayı geri kaydırmak… Ya da tersi… Ortadaki nesne aynı boyutta kalırken arka plan değişir. En yaratıcılıktan uzak ve kabak tadı vermiş numaralardan biri. Filminizin “ben bir öğrenci filmiyim” diye bağırmasından başka bir işe yaramaz. Hitchcock, Vertigo’da kullandı, Spielberg Jaws’ta kullandı ama artık yeter.
Acı Çeken Sanatçı Filmi
Hikaye şöyledir: Bunalımlı bir sanatçı (yazar, sanatçı, heykeltraş veya müzisyen; ama %90’ında yazar), bir tür iç çatışma halindedir (bir akrabası ölmüştür, kitap yetişirmeye çalışıyordur falan). Bu rencide ruh, bir ilham kaynağı ile karşılaşır (güzel bir kadın, yaşlı bir bilge, büyülü bir zamazingo falan), bu da kahramana bir tür aydınlanma yaşatır ve yaratıcı bunalımını aşar (kitabını veya resmini bitirir, ilham perisinin heykelini yapar falan). Acı Çeken Sanatçı filmi, genellikle “kendiyle boğuşan adam” hikayesidir, ki izleyeni ilk iki dakikada uyutacağı garantidir. Bu filmlerin bir ayırt edici özelliği de, kahramanın en az bir dakika boyunca (genelde sigara içerekten) boşluğa baktığı sahnedir.
Aşırı Yavaş Diyalog
Bir öğretmenim bir keresinde bana, “bir saniyelik gerçek zaman, üç saniyelik film zamanına denktir” demişti. Akılda tutmak lazım. Öğrenci filmlerinde dikkatinizi çekmiştir, iki cümle arasında hep gereğinden uzun bir boşluk vardır. Neden böyle yaparlar, bilinmez. Ortalama bir “gerçek” filme baktığınızda, genelde diyalogların çok hızlı olduğunu görürüz. Çünkü insanlar, konuştuklarından daha hızlı anlayabilirler. Ayrıca bu yavaş diyalog, senaryodaki kötü bir repliğin etkisini arttırır. Bir sonraki replik gelene kadar geçen sürede, kötü replik, bir osuruk gibi havada asılı kalır.

Rüya Sahneleri ve Geri Dönüşler
Eğer  öğrenci filminin Kung Fu’nun bir bölümü gibi görünmesini istemiyorsan, rüya sahneleri ve geri dönüşlerden uzak dur, Çekirge. Bir rüya sahnesi genelde, “karakter hakkında bilgi vermek için aklıma daha iyi bir şey gelmedi” demektir. Komik rüya sahneleri hariç. Onlar serbest.
Kötü Ses
Görüntüsü çok güzel bir film yapabilirsiniz, ama ses kötüyse, film de kötü olur. Kötü ses kadar öğrenci filmini mahveden bir şey yoktur. Tamam, bütçeler kısıtlıdır, ama çoğu öğrenci yönetmen, görüntüye verdiği önemi sese vermez.
“Bakın, ben yönetmen oldum” çekimleri
Örnekleri arasında, akvaryumun arkasından çekim, nedensizce tepeden çekim, kamerayı yamuk tutarak çekim falan vardır.  En meşhuru da “buzdolabının bakış açısı” çekimidir, yani kamerayı buzdolabının içine, çöp kovasına, tuvaletin içine falan koyarak yapılan çekim. Tamam, hevesinizi almak istiyorsunuz, ama çok dandik görüneceğini unutmayın.
Yanlış Oyuncu Seçimi
  • Filmdeki arzu nesnesi olarak kız arkadaşınızı oynatırsanız, seyirci bunu fark eder.
  • Tabii bir gudubeti süper model gibi göstermeye de çalışmayın.
  • Dengesiz çiftler… Seyirci, siz öyle istemediğiniz halde,  “bu kızın bu adamla ne işi var” diye düşünmesin.
  • Yaşlı karakterleri arkadaşlarınıza oynatmayın. Saçları beyazlatmak için bebe pudrası kullanıp takma sakal takarak altından kalkamazsınız.
  • Yeri gelmişken söyleyelim. Birilerini sırf seksi oldukları için oynatmayın. Bu genellikle genç erkek yönetmenlerin yaptığı bir şeydir. İster itiraf etsinler, ister etmesinler; sırf beğendikleri bir kızla bir süre takılmak için, güzel kızlara rol yazarlar. Genellikle senaryo bu kızın açık saçık giyinmesini ya da çıplak olmasını gerektirir. Böylece abazan yönetmenimizin fantezileri şenlenir. Film yapıyorsunuz, bikini yarışması değil… Eğer derdiniz başkaysa, hiç ayak altında dolaşmayın.


Kaş-Göz Oynatmak
Aşırı mimikler, deneysel tiyatroda ya da pandomimde işe yarayabilir, ama filmde olmaz. Yalnızca, eğer karakterler ilk dört dakika içinde seks yapıyorlarsa, kabul edilebilir.
“Hiçbir Şey Olmaz” Filmi
Çok sık rastlanan bir kötü öğrenci filmi tipi. Genelde, bir baş karakterin, çevresindekilerle hiçbir yere varmayan konuşmalar yapması şeklinde cereyan eder. 45 dakika hiçbir şey olmaz. Sonda bir anda nereden geldiği belli olmayan şekilde heyecan yükselir ve her şey bir sonuca bağlanmaya çalışılır. Ama o ana kadar herhangi bir çatışma ya da merak uyandıracak bir şey olmadığı için, seyirci uyumuştur ve finali kaçırır. Bu filmlerin en yaygın temaları “çocukluğuma ait hiç kimsenin umurunda olmayan tatlı anılar”, “yaşamdan, yaşamın kendisinden daha sıkıcı bir kesit”, “tanıdığım komik insanlar” gibi şeylerdir. Yaklaşık yarısında alkolik ve yalnız bir anne veya baba vardır.
Kameranın İçine Yürüyen Karakter
Bir karakter kameraya doğru yürür ve objektifin içine girer, görüntü kararır. Arkasından da kameradan uzaklaştığını görürüz. Aman ne büyük buluş!
Video Efektlerinin Aşırı Kullanımı
Eğer hikayenizi anlatmak için gerçekten bir işlevi yoksa, efektlerden uzak durun. Sırf biri sizi Avid’in önüne oturttu ve elinizin altında bir sürü efekt var diye kendinizi onları kullanmak zorunda hissetmeyin. Amacınız, güzel bir film yapmak. Tabii cinelook ya da renk düzeltme tarzı efektleri bunun dışında tutmak lazım. Ayrıca bindirmelerden mümkün olduğunca uzak durun, bir anlamı olmadıkça kullanmayın. Kesmeyle aynı şey değildir.
Dramatik Sigara
Kahramanımızın bir derdi vardır. Ne yapar? Bir sigara yakar. Tamam, insanlar sıkkın olduklarında bir sigara yakabilirler, ama bunu anlatmak için daha özgün bir şeyler de bulabilirsiniz, değil mi?
Aynadan Çekim
Yanlış anlamayın, aynadan çekim yerinde kullanıldığında iyi bir etki yaratır. Ama öğrenci yönetmenler, bunun gibi pek çok tekniğin suyunu çıkardıkları için, aynadan çekim, doğrudan “kötü öğrenci filmi” sinyali verir. “Süper! Kadın el aynasını masanın üstünde koymuştur, böylece arkada duran kocasını da görürüz, hem de aynı karede! Aman Allahım, ne kadar dahiyim!”
Anlatıcı Ses
Hikayenizi anlatmak için aksiyon kullanmamanın kötü bir bahanesi… Öğrenciler anlatıcı sese bayılırlar, çünkü karakteri ve filmin dünyasını anlatmak için ilginç bir sahne düşünemeyecek kadar tembeldirler. Anlatıcı ses, ucuz durur ve sıkıcıdır. Eğer hikayenizi anlatmak için aksiyon kullanmak istemiyorsanız, film okulunda ne işiniz var? Gidin kitap yazın. Film yapıyorsanız da, anlatıcı sesi çok dikkatli kullanın.
Bitmek Bilmeyen Bitiş Jeneriği
Anladık, filminizi çok seviyorsunuz ve teşekkür etmek istediğiniz çok insan var. Ama bu film, bir gösterimde on tane film izleyecek insanlara gösterilecek. Filmin kendisinden uzun süren bitiş jenerikleri görmüşlüğümüz vardır. O yüzden şunları aklınızda tutun:
1)     Yazılar hızlı aksın. Bayağı hızlı aksın.
2)     Karakterler küçük olsun.
3)     Ekibin her üyesinin adı ekranda tek başına görünmek zorunda değildir.
4)     Aile ağacınızın tamamına ismiyle teşekkür etmeniz gerekmez.
Aşırı ve Gereksiz Küfür
Niye? Çünkü gangsterler sert adamlardır. Çünkü Rezervuar Köpekleri’ne bayıldınız. Çünkü herkese ne kadar sistem karşıtı falan olduğunuzu göstermek istiyorsunuz. Hadi oradan!
Sahne Bir: Kahramanımız uyanır.
Bir filmi, çalar saatin çalmasıyla başlatmak kadar baştan aşağı kötü bir fikir yoktur. Biri saati susturur. Uyanır. Esner. Arkasından “Aman tanrım, geç kaldım!” şeklinde bir replik gelir. Tamam, anladık. Ama neden bu kadar çok görüyoruz bunu.
Kabak Tadı Veren Konular
Birisi eşcinseldir (ya da cinselliğini sorgulamaktadır). Birisi ölmektedir. Birisi uyuşturucu kullanmaktadır (hiç kimse filminizde esrar ya da eroin gösterecek kadar cesur olmanızı umursamaz, tabii biri eroini gözüne enjekte ediyorsa, o başka). Birinin annesi ölmektedir. Birisi, bir başkasını takip etmektedir. Genç gangsterler. Yaşlı gangsterler. Duygusal çocuk kendisini sevmeyen bir kızı sever. Birisi AIDS olmuştur. Ucube kahramanlar (birisinin sırtından çıkan üçüncü bir kolu vardır, ama sonunda onu seven üç kollu bir kız bulur). Birisi banyo küvetinde ölür (temizlemesi ne kadar kolay, değil mi?). Eski korku ya da karate filmleriyle dalga geçmek. Birisi şehirde dolaşıp çevresine bakınır. Sokak fahişesi, onu kurtarmak isteyen bir adam bulur. Çocuklar göründükleri kadar masum değildirler (evet, biliyoruz). Kötü evlilik. Tecavüz. Tek yumurta ikizleri. Ve nihayet en popülerleri: İntihar.
Son Söz:
Sanatta kural yoktur. Ama aslında vardır. Size paradoks gibi görünebilir. Kalbinizden ne geçiyorsa onu yapmakta serbestsiniz tabii. Ama aklınızda bulundurun, işin tekniğini bilmeden sanat yapmaya çalışmak genellikle sizi anlaşılmazlığa ve kendini beğenmişliğe götürür. Ama birçok insan da David Lynch’i sever.

Kaynak: http://www.afilifilintalar.com/ogrenci-kisa-filmleri-neden-berbattir

8 Temmuz 2011 Cuma

Duman - Helal Olsun


Şarkı güzel, film ayrı güzel olmuş. Filmin adı Sevmek Zamanı.
Helal olsun diyoruz Duman'a.

geceler zehir, geceler kara,
uçasım gelir kanadım yorar
yaralar derin seneler kadar,
açılın geri

sabah olmuş gün doğmuş
heryerimde karlar
doymadım dönülmüş deliye
helal olsun aşkolsun
gözlerimde yaşlar
durmadım dönülmez geriye

geceler benim
geceler bana
unutun beni

sabah olmuş gün doğmuş
heryerimde karlar
doymadım dönülmüş deliye
helal olsun aşkolsun
gözlerimde yaşlar
durmadım dönülmez geriye
ah

Alison Mosshart & Carla Azar - Tomorrow Never Knows


Sözlerini de yazayım tam olsun;

Turn off your mind, relax
and float down stream
It is not dying
It is not dying

Lay down all thought
Surrender to the void
It is shining
It is shining

That you may see
The meaning of within
It is being
It is being

That love is all
And love is everyone
It is knowing
It is knowing

That ignorance and hate
May mourn the dead
It is believing
It is believing

But listen to the
color of your dreams
It is not living
It is not living

Or play the game
existence to the end
Of the beginning
Of the beginning
Of the beginning
Of the beginning
Of the beginning
Of the beginning

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Sucker Punch


Filmi izleyene anlatmayı severim. "Türksün di mi?" diyorsun değil mi? Öhöm... Konu bu değil. Filmi izlemeyen adama neden anlatayım ki? İzleyenle oturur eleştirirsin, şurası şöyle olabilirdi, görsel açıdan böyleydi diye.

Ancak, Sucker Punch'a değinmeden geçemeyeceğim. Müzikler neydi öyle hacı ya?
Müziklerine hasta oldum. Bayıldım. Hepsi birbirinden güzel. Şiddetle tavsiye edilir. Toplamda 9 tane. Hepsine youtube'dan ulaşabilirsiniz.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

İsmet Paşa'yı Gördüm Ben


Bu yaşlılardaki tuhaflıkları anlayamıyorum.

Önce hastalık hastalığı başlıyor.
Ayyy başım dönüyor... B vitamini eksikliği var bende kesin.
Ayyy belim ağrıyor... Fıtık oldum kesin.
Ayyy nefes alamıyorum... Oksijen alerjim var kesin.

Sanırsın ki amca/teyze X Üniversitesi Cerrahi Bölümü eski bölüm başkanı.

Yaş daha da ilerledikçe "Herkes susacak, ben konuşacağım. Saksı değilim ben. Önce bana soracaksın." moduna giriyorlar.

Yaw dalga mı geçiyorsun?
"O ekmek küflü at onu teyze." diyorum. "Yokluk dönemi yaşamadınız siz tabii... Atılmaz o. Günah." diyor. Atmazsan onun içindeki miseller ve toksinler öldürecek seni desen dinlemiyor zaten. "Ben çok şey gördüm. Biz ne savaş dönemleri yaşadık ama... Şimdiki nesil çok şanslı bee..."

Anladım, evet, çok şey gördün. Benim dinlesem de anlayamayacağım şeyler yaşadın amcacım/teyzecim ama devir değişiyor artık. Gençlerin her konuda olmasa da bazı konularda sizden daha çok şey bilebileceğini azıcık dahi düşünseniz keşke.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Olur mu öyle şey? Kadının başımızın üstünde yeri var.



"Brooklyn'de yayın yapan Ortodoks gazete "Der Zeitung", sayfalarında yer verdiği o fotoğraftan Hillary Clinton ve Terörle Mücadele birimi yöneticisi Audrey Tomason'ı sildi.
Gazetenin bu hareketinin sebebinin kadınları güçlü pozisyonlarda göstermek istememesi olduğu iddia edilirken, Beyaz Saray'ın, fotoğraflara müdahale eden basın kuruluşlarını yasakladığı da hatırlatılıyor."
 
Kaynak: http://haber.mynet.com/detay/dunya/o-fotografa-sok-sansur/570090

Cennet anaların ayakları altında değil mi?
Ama kadının saçı uzun aklı kısadır değil mi?
Paris Moda Haftasına çağrılmadı diye Fransa'ya savaş açar kadın ne de olsa. Ya da Emmy Ödülleri sevmediği diziye gidince Amerika'ya saldırıda bulunur. Eeee ne de olsa kadın duygusal düşünür. Ama bu daha çok gerizekalılıktır. Duygusallık değil.

Kadınların yüksek mertebelere gelmesini istemiyorsun madem, geleni de gizlemek ne demek yahu?
Sorsan aynı cevabı alırsın ama herkesten; "Kadından hamal olmaz ki, nasıl her işi yapsın?"
Hangi kadın lan o hamal olamadım diye üzülen?

İnsanlar hala kadınlar her işi nasıl yapsın ki zaten yapamaz elbette aşağıda olacak diyor. Ulan bu düşünce neyse de, yüksek mertebeye gelene de bok atmak, onu gizlemek, yok saymak gibi şeylerden sonra hala "elbette eşitlik var artık dünyada" diyorlar ya, acilen doktora görünmelerini öneriyorum.

Kadınların tek derdi patron olmak gibi davrananlar var bir de. Bu ülkede HER GÜN töre(?) cinayet(ler)i oluyor. Bu insanlar 30 yaşlarına kadar uzayda mı yaşadılar? Tecavüzü Fatmagül'den öğrenenler var. Tepki gösteriyor gocunanlar. Tabii bu ülkede hiç olmaz aslında öyle şeyler. Nerelerinden uyduruyorlarsa artık.

Anasına küfretsen delikanlı olur, babası içip içip dövdüğünde pısırık.
Karısına laf atsan yiğit olur, kendi kolu göründü diye orospu der.
Kızını 17 olmadan satar, sorsan onun için her şeyi yapmış ideal babadır.

Kadına böyle bakıp da sonra "olur mu öyle şey? Kadının başımızın üstünde yeri var. Ne de olsa cennet anaların ayakları altındadır." der bu insan.

3 Mayıs 2011 Salı

Sadece Düşünmek


Bazen sadece düşünmek istiyorum, hiçliği, hiçbir şeyi...

Sonra kafamda bir dünya yaratıp oraya yerleşmek istiyorum. Benim renklerimin özgünlüğünde kaybolayım, müziğimde dansedeyim, kahkahalarla ortalık şenlensin. Kimse hiçbir şeyde art niyet aramasın, sadece  keyfini sürsün bu znginliğin. Kimse karşılığında bir şey yapmak zorunda olmasın.

Sonra bu Hiçlik Krallığımda kalayım. En güzel tablolarla süslenmiş, en muhteşem oymalara sahip sandalyelerle dolu o kocaman hiçlikte çocuklar hiç büyümesin. Her şeyin aynı anda tadıldığı bir cennet olsun.

1 Mayıs 2011 Pazar

66000 şehit, gazi ve engelliye yardım


Efendim, Konya Büyükşehir Belediyesi çalışıyor. Öyle böyle değil hem de...
 
Baksanıza, sokaklarda lamba yok ışıklandırma gerekli dediğimde "o bizim işimiz değil" diyen adamlar...

Sokaklarda köpek çeteleri var dediğimde "Hayvanlarla yaşamayı bilmiyor bizim millet" tepkisi aldığım belediye Gazime, Engellime değil, ŞEHİDİME de yardım yapıyormuş. 3 kulvallah 1 elham okuyorlar heralde yardım olarak. Başka ne yapabilirler ki?

Sıradaki yardımı dört gözle bekliyoruz.

28 Nisan 2011 Perşembe

Yassah Kardeşim Yassah!

Oha diyorum... Alan adlarına yasak getirilmiş.

En ironiği "yasak" kelimesi de yasak!

3 grupta incelenmiş. En ilginçleri ise;

1. grup:
sokus
xxx

2. grup:
adrianne (bu kim?)
baldız
cukpenis (yuh!?)
erotig (erotik yazamaz bu mallar diye düşünmek mantıklı tabii)
esbian (lesbian da yazamazlar)
gerdek
haydar
hayvan
hikaye
xn
xx
nefes
olgun
sapık
şişman
vurvur
türbanlı (ne alaka?)
taciz
tecavüz
zoo

bu iki grup alan adı olmayacakmış. nefes filmi, olgun şimşek, haydar dümen... hepsinin sitesi silinmeli demek ki.

3. grup:
a.p
a.q
adrianne
ateşli
çıplak (kampüste çıplak ayaklar da gitti işte...)
esrar
fire
hikaye
kızlık
külot
liseli
nefes
nudist
olgun
sapık
şehvet

Bunlar da içerikte kontrol edilecekmiş. Liseli şarkısını paylaşmak geldi şimdi içimden.

Ancak asıl amaç böyle tuhaflıklara dikkat çekip, diğerlerini normal göstemek gibi. Şu anda kimse "Lan niye meme yazamayacağız ki?" demiyor. Onu normal görüyor diğerlerinin yanında. Halbuki sözlük ortamında geyik yaparken aniden "Kapıyı açtığımda memelerini sıvazlıyordu" yazamadığını düşünsene. "Geyik yapıyorduk kardeş" diye açıklama mı yapacaksın?

Bugün nudisti yasaklayan, yarın budisti yasaklar.

25 Nisan 2011 Pazartesi

Ruhun Sarışın



güneş doğmuş sokaklarda
akşamdan kalan sabahlar
çınlayan topuk sesleri
dansediyor kaldırımda
uzaktan bir gitar sesi
karışıyor adımlara

akmış ter damlaları
mazgallarıma bacaklarından
artık istesem de koşamam
sımsıkı tutmuşsun yakamdan
ben de vazgeçip kaybolurum
esmer ıslak vücudunda

acıtıyor güzelliğin
farkında mısın
tenin esmer
ruhun sarışın

çağırıyorsun günaha
sen şeytan mısın

tenin sıcak
tenin kıvrak
ruhun sarışın

günler geceler geçmiş
kaç tane hiç anlamadan
vücudum seni özlemiş
hayal etmiş durmadan
doğru yanlış hiç anlamam
ruhumu sana sattığımdan 

Teoman'ın her klibi ayrı bir kısa film niteliği taşımak zorunda zanırım. 
Bu adam kaliteden anlıyor.

Bıktım Bıktım Bıktım Bıktım...

22 Nisan 2011 Cuma

Bak Ne Çok Zorlanıyorlar

Mezun olacağım, sorun biz de mi yoksa hocalarda mı hala anlayamıyorum.

Nasıl saçma sapan bir sistemdir bu?

Neden bir hoca dersinden kalan öğrenci sayısı çok olsun, en çok onun dersinde zorlansın insanlar ister ki...

Üniversiteye gelirken hiç de böyle göstermediler bize, hep fotoğraftaki gibi çimlerde kahkahalarla ders çalışan tipler gösterdiler. Meğer bu zenciler dikiş nakış mı okuyormuş neymiş...

Okul öncesi eğitimde okuyup da (bakın öğretmenlik bile değil) müzik dersine kitaptan çalışıp "çok zor yhaaa" diyen insanları gördükçe, nakış okuyup da elinde kasnakla uyuyakalanları gördükçe boğasım geliyor.

Sınavlar hala mı bitmez bee... elalem final yapacak biz hala mayısta bile vizede olacağız. Bir de gerizekalı sorular soran hocalar var ki tam dövmelik.

Hocanın biri geçen haftalarda derste konuşuyor;
-İngiltere olsaydınız, şu anda sadece 4-5 kişi olurdu bu sınıfta. Eğitim daha zor orada. Hiçbiriniz mezun olamazdınız.
Arkadaşın biri çok güzel cevap verdi.
-Keşke ingiltere olsaydık, hocalarımız çoğu da profesör olamazdı.

Bunu diyen adam ingilizce kitapları aynen çevirip kendi adını yazıp basan biri ayrıca.

"Salak, yemin ederim gerizekalı bu çocuk yaa"

14 Nisan 2011 Perşembe

Ösym Acıktın mı?


Ösym artık ne kadar güvenilmez olduğunu tam anlamıyla ispat etti. Eskiden orta düzey öğrenciler kendilerini "ösym bir zeka testi değil" diyerek avuturdu. Artık "hacı ben ne yaparsam yapayım yine torpilli öne geçecek" diyor. O değil, mod medyan açıklandı şimdi herkes sınavda mod medyan yapacak. Ya da yeni şifreyi çözmeye çalışmakla geçecek zaman.

Ah be şifresi olmayan çocuk... Sen de gidip aralarına katılsan... Abi/Abla evlerinde kalsan... Kim bilir belki bir gün sen de doğru şıkları soru okuma gereği bile duymadan görebilirsin.

fotoğraf: bobiler.örg

slm, cnm, nbr, asl, hmm, bsg, by, pls, ltf, tsk, ok, kib, opt, aq

Msn çıktı, mertlik bozuldu!

Msn'de türk toplumunun en sık kullandığı ve gördüğü kelimeler sanırım bunlar.

-Slm
-Slm
-Nbr?
-İi, u? (ulan iyi demek istedin hadi neyse sen demeye üşenip you demeye çalışmak neyin nesi yaa? ingilizce "fuck you"dan ibaret zaten)
-İi.
-...
-Asl?
-27, m, Siirt.
-hmm.
-u?
-25, m, Manisa.
-by
-by.

6 Nisan 2011 Çarşamba

Sakin- Eksik Şarkı

çal felek, günüm senin
al geçir bildiğin gibi
bezdirmedi hayat beni
oysa yarı iletkenim
biraz içim dışımda
sonra bir kalp buldum
benimkini ona koydum
yorulmadım düşünce tutmaktan
ama sarılmadım canıma estikçe

bir şekilde bu aşkı içimde halledemiyorum
seninle başladım, elimden gelmiyor bitiremiyorum
sözlerim bitince, gözlerinde tütünce
bildiğimiz o dilde bülbüllere dönüyorum... 



Mükemmel, baş döndürücü, harika, müthiş...

Çok güzel, feci dile dolanan, akşama kadar dinlense bıkılmayacak şarkı.

Keşke dağılmasalardı. Daha iyi işlerle geleceklerini umuyorum. İnşallah, yaleppim, sübaneke, dinimiz amin.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Tecavüz

 Tecavüze hadım gelmiş diyorlar. En çok da şuna şaşırdım ki, bunu "ne yani hırsızın da elini mi keseceğiz?" diye yorumlayan insanlar var.

Daha tecavüz ve hırsızlığın bir insanlığın hayatına etkilerini bile kavrayamamışlar. Tecavüz diyoruz be... Hamile kadınlara, yaşlı kadınlara, hatta adamlara ve küçücük çocuklara yapılan bir idamdır tecavüz. Tecavüz öyle bir idamdır ki, toplumdan tam anlamıyla soyutlanır, yaşayan bir ölü olur madur. O küçücük çocukları zırt pırt sokağa salınan psikolojik sorunlu insanlardan nasıl koruyabilirsiniz ki... Bugüne kadar koruyamadın, bugünden sonrasına bak bari.

Kim çocuğunu sokaklarda öyle insanların gezdiğini bilerek gönül rahatlığıyla yalnız bırakabilir ki...

Yeni çıkan yasayla böyle insanlar çocuklarla ilgili yerlerde de çalışamayacakmış. Mesela bir gün servis şoförünün geçmişinde böyle bir vakanın olduğunu öğrenseniz ne hissederdiniz?

Gerçi hoş, şu anki durum bile iyi sayılır. Ne de olsa bir zamanlar hayat kadınlarına tecavüzde indirim vardı. "Onlar zaten iffetli değil" diyerek.

İnsanlar "Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bak" sözünü fazla ciddiye alıyorlar sanırım. Bu gerçekten uygulanıyor sanıyorlar.

Şimdi de herkes ayaklanıyor, "Ne hadım mı? Şeriat geliyor işte. İran olacağız." diyorlar. Ya bi gidin çay koyun. En yakınınız değil, erkek dişi farketmez, kendinizi düşünün. Toplumun bakışları değişiyor. Herkes güvenilmez geliyor. Her sokak ıssız. Her yer riskli. İnsanlar iğrenç. Hayat iğrenç...

Bu insanlar intihar ediyor. Onları korumak için yapılanlar da eleştiriliyor.

Hırsızmış... Çalınan para yeniden kazanılır. Ama o insanlara gururlarını, mutluluklarını, gülümsemelerini, umutlarını, hayallerini yeniden nasıl vereceksiniz ki?

Evde Hayvan(!) Beslemek


Evde hayvan beslemek cidden türüne göre zormuş. Aynı cins içinde dahi farklı türlerde daha acayip sorunlar çıkıyor ortaya.

Benim kırmızı bir erkek betam var. Aynı bu resimdeki gibin. Dikkat edin fotoğraf değil, resim diyorum. Bazen gerçek olduğuna inanmak istemiyorum çünkü. Ya arkadaşım ne sorunlu bir hayvansın sen öyle. Önce çok stresliydim, dedim "hayvan alayım da böyle kafam dağılır neyin, pek bi hoş olur". Demez olaydım. Sırf sorun çıktı adam ya... Önce bi yerini yadırgadı hasta oldu. Beyaz benekmiş... Ağzı gözü beyazlaştı. İlacı varmış kullandık artık. Sonra geçince kendine geldi adam gibi yüzmeye başladı. Bu sefer de manyaklaştı. Yemi yukarıdan tutuyorum zıplayıp elimden kapmaya çalışıyor. Zıplamayı öğrendi hayvan. Hepsinden geçtim, sınav vakti intihar etmek nedir yahu? Final haftasında suyunu değiştiriyorum bunun, bi baktım masama yapışmış gibi görünen kırmızı bişi var. Fanusu yıkarken koyduğum su boş. Çığlığı basınca arkadaşlar da panikledi. Ne yapacağımı bilmedim. Kaç dakikadır dışarıda bilmiyordum. Allahtan labirent solunum sistemleri var da oksijenli solunum da yapabiliyorlar bir süre. Kalemle dürttüm önce. Kıpırdandı... "5 dakka daha" dercesine tripler yaptı. Tuttuğumla suya attığım bir oldu. O gece fanusun üstünü örtüp yattım. Gece tekrar intihara teşebbüs edecek diye korktum. 

Hayvanın en rahat besleneni bile sorun çıkarıyor. Bir gecelik bir kedi afeti olmuştu bir de. Dışarısı -40 derece, dayanamadık aldık kediyi, besledik. Ertesi gün yine kapıda, tınmadık. Ertesi gün yine... Sonra bir baktık, köfteciyle çıkmaya başlamışlar. Her gece en kral sofra ona kuruluyormuş. 

Evde kuş beslemek ise iyi bir temizlik anlayışıyla birlikte olmalı. O kafesi hiç temizlemeyenler mi dersiniz, eve salıp da evi temizlemeyenler mi? 

Özellikle fare, örümcek, iguana gibi hayvanları besleyenler var ki gıcık oluyorum. Fare nedir ya? Hamster değil bakın, bildiğiniz sıçan işte. Ya da örümcek... Psikolojik bir sorundur benim gözümde. İguanayı ise sadece artistlik olsun diye beslediklerini düşünüyorum. "Bakın ne kadar entelim" mesajı veriyor bana.

En zorlusu ise evde insan hayvanı beslemektir. Cidden kargadan beter olur. Hani derler ya; "Besle kargayı oysun gözünü" diye. İnsan bunlardan çok daha korkunçtur. En zorlu zamanında yanında olursunuz. Göz yaşlarını ve sümüğünü tişörtünüze bulaştırmasını sevecenlikle karşılarsınız. Gecenin bir yarısı ertesi gün sınavınız varken arar ve saatlerce dinlersiniz. Sapığın biri peşine takılır kendi akrabalarınızdan dahi yardım talep edersiniz. Hocasıyla gizli bir aşk ilişkisi olur ve kimseye söyleyemiyor diye siz de suskunlukla karşılarsınız. Özet olarak, sadece kötü gün veya sadece iyi gün dostu değil, ailesi olursunuz ve pms saçmalığı yüzünden bir gün gelir oyar gözünüzü. Öyle de korkunç bir şeydir evde insan beslemek. Gün gelir insan olmadığını görürsünüz.

Gözünüzde bin yaptığınız insanların, bir olduğunu anlarsınız.

3 Nisan 2011 Pazar

Mezun Olunca Ne İş Yapcan?

Özellikle yaşlılar başta olmak üzere, herkes aynı şeyi soruyor.

Mezun olunca ne iş yapcan?

Hani öyle öğretmenlik, tıp gibi kesin bir şeyde de okumuyorum ki, nereden bileyim ne iş yapacağımı. "Aklımda özel sektör var" gibi cevaplar veriyorum genelde artık.

Daha kötüsü de şu ki, "Bir gıda mühendisi ne iş yapar ki?" diyenler. "Yediğiniz içtiğiniz her şeyi denetler, üretir, halkın daha sağlıklı beslenmesi için yeni teknikler keşfedip..." devamını dinlemiyor teyzeler.

Bir de bölümü duyunca direk yorum yapmak isteyenler var. "Katkı maddeleri çok zararlı değil mi? Çok kullanılıyor hem de. Hiç organik yiyecek kalmadı" Katkı maddelerini 5 ay ders olarak gördüm ve yetersiz bulup kendim araştırmalar yaptım. Abla 2 cümlede özet geçmemi istiyor.

Ya da hemen "Ben gündemi takip ediyorum" mesajı vermek için, "Helal gıda hakkında ne düşünüyorsun?" diyorlar. Daha türkiyede oturmuş bir düzeni ve standartları bile olmayan bir şey hakkında ahkam kesmemi nasıl bekliyorlar ki...

Ayrıca "Siz yemek yapıyorsunuz okulda di mi? Kolay bölüm ya. İş olanağı da yok" diyen ablalar oluyor. Onları vurmak için yanımda uzi taşıyacağım yakında. Şu anda piyasa araştırması yapıyorum. Bölümü ve okulu geyik bulmaları yetmiyor gibi bir de iş yok diyerek iyice batırıyorlar.

Mezun olunca kendimi geliştirebileceğim, kişisel fikirlerimi ve projelerimi uygulayabileceğim küçük-orta ölçekli bir yerde çalışmak istiyorum. Aslında hepsi bu, ama olay direk "Ayşa teyzenin oğlu 4000le başlamış, sen kaç alıyosun" olduğu için kimseye anlatamıyorum.

31 Mart 2011 Perşembe

40 000 Megapiksel

Fotoğraf kimi için meslek, ancak kimileri için hobi. (mesela ben :))

Mutlaka görülmesi gereken kareler olduğu gibi 5 yaşında çocukların dahi çektiği börtü böcek fotoğrafları da bol bol bulunuyor.

Adamlar aşmış yalnız. 40 000 Megapiksel  de neyin nesi? Ben 12 Mp fotoğraf makinam var diye övünüyorum. peeehhhhh...


http://www.360cities.net/gigapixel/strahov-library.html

Eyvah Tanıdık!


Eskiden uzakta tanıdık görünce yüzde gerzekçe bir gülümseme ile yaklaşırdı insanlar. Arabayı üstüne sürerdi şaka olarak mesela.
"Ay, ay, ay... Kimleri görüyorum..." gibisinden yolda Tarkan görmüş gibi şaşırma efektleri verirlerdi. Samimi gelirdi bana en azından ama.

Şimdi ise eline telefonu alıp mesaj okuyor gibi yapan mı dersin, göz göze gelmemek için yolunu uzatan mı dersin, tanımıyor gibi yapan mı...

Ne samimiyet var, ne de insanlık...

İnsanlar tanıdık görmekten kaçınıyor artık. Yalnızım diye yakınıyorlar sonra da. "İnsanlar pheni anlamıyorlar yhaaaa" diyorlar.

Bilinçli asosyal ol, sonra da kimsem yok diye yakın.

Yok ya...

Gizli Gizli Serdar Ortaç Dinlemek



When i was a child, a was very hardworking... Anyway...

Bebekliğimden kalan buna benzer bir fotoğrafım vardı. Doğuştan gelen müzik tutkusunu anlatıyor sanırım. Ancak hiçbir zaman flütten öteye geçemedim. Flüt öğrenimi de sınıf arkadaşlarımın 1 ayını benim ise 1 yılımı almıştı. Adamlar flütte kuzu kuzu çalarken, ben "daha dün annemizin kollarında yaşarken" diyordum. Ama her zaman elimden geldiğince geniş bir müzik kültürüne sahip olmaya çalıştım. Klasik müzik konserlerine, dans gösterilerine gittim. Ancak popüler kültürün etkisinden kurtulamadım.

Bazen gizli gizli Serdar Ortaç dinliyor "Aşk bu kızılötesi, yaralı müzesi, hareket edemem" diyerek kendimden geçiyorum. Sonra başkaları gelince Edith Piaf açıyorum.

29 Mart 2011 Salı

Evi Üstüme Yap


Artık her kesimden kızın ağzından düşmeyen cümle.

Tabi karikatürdeki abla aşmış olayı.

42 Derin Düşünce



" Hayat, Evren ve Diğer Her Şey Üzerine, ünlü Otostopçunun Galaksi Rehberi kitabına bir gönderme aslında. Orada, evrendeki bütün soruların cevabı olduğuna inanılan 42 sayısından yola çıkan Mark Vernon, kitabında dünya düşünce tarihinde yer etmiş ünlü isimlerin söylediklerinden politik sloganlara kadar geniş bir yelpazede seçtiği cümleleri kendine başlangıç vuruşu yapıyor.Mutlu Hayat, Gündelik Hayat, Çalışma Hayatı, Sosyal Hayat, Yeşil Hayat, Sorgulanmış Hayat ve Hayatın Sonu ana başlıkları altında toplanan 42 denemeyi okuduktan sonra hayatınız birdenbire değişmeyecek belki, ama hayata bakışınızda bir değişiklik olacağı kesin!42 Derin Düşüncede, yazarın deyişiyle, bana ilham veren şey felsefe. Ama muammaların ya da kuralların felsefesi değil, Nasıl yaşamalıyım? sorusunu soran felsefe. "
 
Lune Nouvelle. Design by Exotic Mommie. Illustraion By DaPino